
KAR KAPANI
“Kitabı ithaf ettiğim, isimler gariban Ortaköy Taife’sinin 'ah şimdi burada olsalardı, sorsaydık danışsaydık' diye içinden geçirdikleri insanların hepsi ölen arkadaşlarımız, yoldaşlarımızdır… Onları özellikle unutulmasınlar, hiç değilse edebiyat tarihinde yerlerini alsınlar, zira parti likide olduktan sonra umutsuz kalanlardan bir iz kalsın istedim.” Cengiz Kılçer – Kar Kapanı sizin ilk romanınız, öncelikle kitabın oluşma serüvenini anlatabilir misiniz?
Tuğrul Bal: Duvarlar yıkıldı, parti likide oldu; bu belki çok anlaşılır bir söylem değil ama politik literatüre alışkın sol jargonu bilen insanlar bilirler. Uzun yıllar politik mücadele içinde olan bir insanın uluslar arası sosyalist sistemin çöküşüyle ve daha sonra örgütsüz kalışıyla ilgili nasıl bir dramatik akıbet bekler onlar bilirler. Bilmeyenler için onca yıllık deneyimin en renkli yılların en zor zamanlarda en ağır çekim koşullarında da olsa yeraltı koşullarında olsa örgütün gelişmesi ve ardından da örgütsüz kalmak çok dramatik bir şeydir. Kitabın yazılma serüveni o döneme denk düştü. Bir şey söylemek lazımdı, zaten kitabı okuyanlar göreceklerdir. Kitabın yazılmasının duvarların yıkılması ve sonrasında partinin likide olmasından sonradır, sözünü ettiğim parti de TKP’dir, TKP’nin likide olması içinde sonlanır. O ruh hali içindeydik ben kendi sözcüklerimle değil ama yazar olarak çok beğendiğim Ayşe Kilimci’nin sözüyle söylemeliyim, o günleri kimse Ayşe Kilimci kadar iyi tanımlayamadı bağışlasın beni anımsadığım kadarıyla şöyle bir şeydi: “Yüreğimdeki köz, yazdığım söz oldu” bu kitabın çıkmasındaki sübjektif nedenini böyle tanımlayabilirim.
Cengiz Kılçer – Romanınızın içinde nerdeyse tarihsel olarak 40 yıllık Türkiye sosyalist mücadelesinden kesitlere rastlıyoruz. Belli bir tarihsellikle beraber Anadolunun bir kasabasından, İstanbul boğaziçindeki semtlerde sürüyor İstinye, Ortaköy, Kuruçeşme gibi...
Tuğrul Bal: Şöyle söyleyebilirim değişik süreçleri belli bölgelerde örneğin İstinye, Ortaköy, Kuruçeşme’de işledim, zaten bölüm bölüm gitmesinin de nedeni o. Bu yaşanmışlıkların bir kısmını bir yere yığıp bir kısmını geride bırakarak kasabada süreci tamamlamak istedim. Birbirinden çok farklı yerlerde oluşmuş olayları, kahramanların aralarında geçişler sağlayarak bir mekânın içinde topladım, zaten söylemek istediğim şeyde şuydu: mahallenin, kasabının şehrin hiçbir önemi hiçbirinin önemi yok her yer kasaba…
Cengiz Kılçer – Evet romanınızın bir bölümünde iki karakterinizin konuşmasında da geçiyor şehirdekiler kasabıyı kasabadakiler şehri özlüyor.
Tuğrul Bal: Kasabayı özleyen insanlar kasabayı bilmezler, kasabalılar da şehri bilmezler sanki gittiklerinde çok farklı bir dünyayla karşılaşacaklarını düşünürler ne var ki, bu her iki taraf için di bir yanılsamadır. Globalleşmeyle vahşi kapitalizmle birlikte batı kasabalarına döndü dünya, insanlığın evrensel değerlerinin yok olup gitmesi aslında evrensel bir olgu. Romandaki kasabada alt üst oluşu ve çözülüşü anlatıyorum aslında. Nereye gidersen git her kasaba… Her zaman kar yağar ve kesilebilir ve bir kapana sıkışılabilir bu kasaba, şehir, ülke ve dünya olabilir. Andre Gide’nin dediği gibi insanlığın bu anlamda geçip geçemediği “dar kapı sınavı” vardır. Bence insanlık böyle bir dar kapıda mutlaka bu dar kapıdan geçilecek, kapandan çıkılacak her ne kadar zor, sancılı ve uzun olsa da…
Cengiz Kılçer – Romanın en önemli ve ilginç karakterleri özelde Ortaköyü genelde ise Boğazı mekan seçmiş garibanlardan oluşan Taife grubu: Lüfer Ali, Stepne, Hengâme... Taife'nin Cunta olduktan sonra yaptıkları “toplantıların” Lüfer Ali birinde şöyle diyor: “Dünya, Türkiye, Ortaköy ve askeri cunta karşısındaki tutumumuz, kesilmesi gereken racon nedir? Daha açık dille söylersek, hassosuundan somut şartların tahlilini yapıp, tırışkadan değil, delikanlı gibi ne yapmamız gerekiyorsa onu tespit edeceğiz.” (s.51) Taife siyasi girdisini hangi süreçten ve kaynaklardan alıyor?
Tuğrul Bal: Aslında Tütün Rejisi işçilerinin mücadele geleneği Taife'ye kadar uzanır. Ortaköy'ün Cavitağalı yaşlı işçi lideleri, 1951 tevkifatında Sansaryan Han'ın işkencehanelerinden geçmiş, mapushanelerde yatmış sürgünler görmüştür. Taifedeki insanların bir kısmı yaşamış gerçek insanlardır örneğin Lüfer Ali Ortaköy’lü bir tombalacıdır. Yumurta topuklu ayakkabı giyen, kafasını omuzlarının içine çeken, sert duruşlu, delikanlı yürüyüşlü Lüfer Ali’dir. Onu gözümün önüne getirerek tanımladım, Lüfer Ali’den bir mahalle bilgesi çıkardım. Romanda nasıl tüm süreçlerin bir mahalle delisi “hepimiz yanacağız” sözüyle ortaya çıktıysa Hoca Karakteriyle çıktıysa, mahallenin bilgesi de Lüfer Ali’dir. Lüfer Ali, politize olmuş bir garibandır. Mahallenin hakikaten bence vicdanı ve namusu olan devrimcilerin ezilirken yok edilirken işkencede cezaevlerinde canları okunurken, duyarsızlığın karşında Ortaköylü garibanların sokaktan bir Sparkatüs gibi çıkışı ve isyanı diyelim. Ellerinde yok avuçlarında yok, derme çatma bir barakada kendilerine göre bir direniş sergiliyorlar. Alışılmadık bir sol söylem kullanarak gariban örgütü kuruyorlar. Manifestoyu kendilerine göre yorumluyor. Sanıyorum Marks ve Engels olsaydı çok keyif duyarlardı, yazarken ben o keyfi duydum. Onun için Taife’deki garibanlar sokağın vicdanı oldular. Lüfer Ali'ni dediği gibi “Kekoların çoğu dünyadan habersiz, beygir gibi işlerine gidip geliyorlar” duyarsız “kutsanmış çalışmaya” giden 7.20 vapur yolcularının ki, 7.20 yolcuları bir mecaz olarak yorumlarsak Taife grubu duyarsız milyonların yanında soylu, gerçek cengâver adamlardı; işkencelerde direnen, ölümü göze alıp mücadeleye devam eden arkadaşlarımızın ruhuydu. Kitabı yazarken en çok bu kahramanları sevdim.
Cengiz Kılçer – Romanınzı aynı zamanda trajikomik şehirleşme sürecini de anlatıyorsunuz. Kuruçeşme'nin keramet sahibi gelip gideni de Karınsız dedeler var. İçlerinde en safı ollarak tanınan Pehlül Dede bile kerametini, Kerbela'dan aldığı kehribar tespihini çuha pantolonuna sürttükten sonra tabakasındaki tütünleri çekerek terafındaki müritleri etkilemektedir. Ama aynı kerameti liseli gençlerin işportadan aldıkları Lüksor marka tarakla yinelemelerini müritler kuşku ve ilgiyle izliyorlar gerçekten böyle bir süreç yaşandı mı?
Tuğrul Bal: Dedeler’le ilgili anlatılan her şey gözleme dayalıdır ve gerçektir mekân Kuruçeşme’nin üstüdür, 70’li yıllardır bu ‘karınsız dedelerin” geldiği yıllar, dönüşleri ise 1980. Günümüzde de böylesi dedeleri görmek mümkündür. Alevi hareketini çok iyi bildiğim söylenemez kamuoyundaki tartışmalardan izlenimim o ki, aklı başında duruş sergileyenlerden bir Ali Balkız var belki başkaları da vardır bilemiyorum beni bağışlasınlar. Bunun yanında düzene eklemlenmek isteyen, cem evlerinden başlayarak ibadetin bir kast haline getirilmesi, öte taraftan diyanete bağlanarak ödenek alınması gibi talepler söz konusu. Öteden beri bu çizgi içinde olanları anlattım. İktidarların Alevilere nasıl baktıklarını tarihten görmek mümkün Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi katliamları hâlâ hatırdadır. Cumhuriyetin kazanımlarının yanında olan, laik, eşitlikçi anlayışı sürdüren alevi topluluğunun rantsız, çıkarsız has duruşunu çökertme operasyonlarına izin vereceklerini sanmıyorum. Yoksa Alevilerin kendilerine has ahlaki ve tasavvuf anlamındaki soylu söylemlerinin ve duruşlarının ne kadar anlamlı olduğunu o kültürü bilen ve üzerine de sosyalist ahlakı almış olarak en iyi bilenlerden birisiyim. Romanda da belirtiyorum gel zaman git zaman develet, amelelikten inşaat ustalığına, hatta müteahhitliğe terfi eden dedeleri, efendileri, şeyhleri, “keramet sahiplerini” geri çağırdı. Gençlerin her biri bir yana dağılmış darbenin rüzgarı hepsini önüne katmıştı. Meydan bomboştu. Onlar da kehribar tespihleriyle geri geldiler. Ne Osmanlıda ne de Türkiyee Cumhuriyetinde görülmüştü böyle bir şey. Devlet eliyle, yasaklı gizli ibadetlerin, cemlerin ürperti veren heyecanı niçin sona ermişti? Anadolu Selçuklularından bu yana ne değişmişti? Diye sorarken çok haklı bir söylem içindeyim.
Cengiz Kılçer – Sovyetlerin sönümlenişinin ardından bir kısım solcular içinde ideolojik-siyasal- örgütsel bir zemin kayması veya savruluş söz konusu. 1990'lı yıllarda açık toplum, çoğulculuk, serbest piyasa ve özgürlük gibi liberal değerleri savunan bir takım oluşumlar modaydı. Romanınızdaki Erol karakteri bu rüzgardan nasibini alanlardan mı?
Tuğrul Bal: Sovyetlerin çözülüşünden sonra o politik kadrolardan devşirilmiş, bir anlamda olumsuz bir anlamda da yeni bir dünya düzeni kurulurken Türkiye’nin şekillendirilmesine yönelik operasyonlar tuzağını düşüldü. Örneğin “sınıf savaşımları sona erdi” “tarihin sonu” gibi argümanların ortalığın tozu dumana kattığı bir süreci hepimiz biliyoruz. Erol karakteri yaşayan bir arkadaşımdır çok iyi niyetli bir arkadaştır. Belli bir çizgi üzerinden hiçbir hesap kitap gözetmeden has duygularıyla hareket eder ve inanarak hareket eder, zaten ne aldığı terbiye ne de geleneği buna müsaade eder. Erol karakteriyle bu safiyeti anlatmaya çalıştım. Nitekim en son Saim karakteri sataşır Erol’a: “değerli kayınbiraderim makro-mikro açıdan bu süreci nasıl yorumlarsın bu süreçleri Sucu Hasan’ın Ye De Ha’meselesini?”… Yani Erol karakterinde sembolik anlamda iyi niyetli bir arayış, çıkış arayışını temsil edilir. Yoksa birey olarak birbirimizi çok severiz o benim çizgimi bilir ben ise onun nereden geldiğini ne yapmak istediğini bilirim. Bu kitabın özelliği bir de bu oldu bir takım insanları adlarıyla sanlarıyla işledim, tanıyanlar çıkacaktır en azından kim olduklarını kestireceklerdir. Kitabı ithaf ettiğim Nilgün bunlardan biridir; isimlerini saydıklarım Ortaköy Taife’sinin “ah şimdi burada olsalardı, sorsaydık danışsaydık” diye içinden geçirdikleri insanların hepsi ölen arkadaşlarımız, yoldaşlarımızdır… Onları özellikle unutulmasınlar hiç değilse edebiyat tarihinde yerlerini alsınlar, zira parti likide olduktan sonra umutsuz kalanlardan bir iz kalsın istedim. Erol karakteri de bu anlam da canlı bir karakterdir farklı bir çizgiden çözüm arayan biridir, özünde ironik bir eleştiridir de. İnsanlığın çözüm bulacağı mekanizmalarını sınıfı mücadeleleri tarihi zaten göstermiştir. Sınıfların hepsinin partisi vardır, bu her sınıfın partisi kendi has ekonomik politik anlamda kendi sınıf çıkarlarını savunurlar. Onun için de böyle “yeni vicdan yeni cüzdan hareketleri” ya da sınıfı mücadelesinin yerine ikame edilecek sivil toplum örgütleri diye pompalanmış Soros’cu yanılsamalar yapılardır.
Cengiz Kılçer – Kar Kapanı belli bir tarihsel dönemde bitiyor; yeni aynı bir kitap söz konusu olacakmı?
Tuğrul Bal: Bir yerde duymuştum akıllı adamlar projelerini söylemez gerçekleştirirler! Ben o kadar akıllı değilim ama ne zaman olacağını söyleyemem. Onu çok kısa sürede de yapmam mümkün biraz göreceli olarak uzayacak diyebilirim zaten kurgusu şu anda hazır. Özellikle sonunu bırakmam… Bundan sonra likide olmuş, ortada kalmış, örgütsüz ve yok sayılan “bunlar yoktu bunlar kayboldu dinozorlardı taş düştü artık yeraltında fosil olarak bulunabilirler” gibi yok sayılmaktan öteye, aşağılanan insanların örgütsüz bir başına kalmış insanların hikâyesini anlatmayı çok istiyorum. Onlardan birisi olarak TKP’nin sosyalist sisteme bağlanışında önemli rol oynamış hareketin sorumlularından birisiydim. Ondan sonra ortada kalan kadroların acısını her gün içimde duydum. Onların acısı bir ise ben onların hepsinin adına ve teker teker yaşadım. Bunu mutlaka anlatmalıyım, bunu mutlaka anlatmalıyız. Yok sayılmak çok ağır bir duygu; onun içinde örneğin adsız sansız militan bir kızdı Nilgün’e ithaf ettim kitabı. Nilgün parti kararı gereğince cunta sürecinde yeraltına çekilmiş yeraltında olmanın getirdiği acıyı sancıyı çekmiş ve buna katlanmış bir kızdır. Dünyayı değiştirene kadar, bu dünyanın insanlık tarafından insani bir gezegen haline getirilene kadar mücadele devam edecektir. Bu mücadelenin biçimleri hangi enstrümanlarla yapılırsa yapılsın, legal veya illegal nasıl olursa olsun, hangi şekilde olursa olsun dünyanın her yerinde bu savaşım sürecektir. Ama bunun en temel ifadesiyse dildir, söylemdir ve geleneklere bağlılıktır. Bir arkadaş demenin, bir yoldaş demenin o yüreğin ılıtan tadı, yeraltında sırt sırta vermenin ne demek olduğunu ancak o romanlarda hikâyelerde filmlerde bulanabildiği tadı hiç kimseye yedirmeyeceğiz. Bunlar bizim tarihsel kazanımlarımız değerlerimiz. William Shakespeare’in dediği gibi kimse kimseni değerini elinden alamaz. Değeri olmayanlar tarihin çöplüğünü boylayacaklar. Onun için de mutlaka kitabın devamı mutlaka olacaktır. En azından bir boyun borcu olarak…