13 Ekim 2009 Salı

Nobel kimlere verilir? Cengiz Kılçer


Nobel Barış Ödülü, nükleer silahların azaltılması ve dünya barışına katkılarından dolayı, ABD Başkanı Barack Obama'ya verildi(!) Obama'yı ve ABD emperyalizimini biliyoruz. Bu konuda uzun bir yazı yazmanın alemi yok. Ama 2009 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Romanya asıllı Alman yazar Herta Müller'i tanıyor muyuz?

Kendisine ve ailesine kısa bir bakış yetiyor.

Herta Müller, 1953 tarihinde Romanya'nın Almanca konuşulan bölgesinde doğuyor ve 1989 yılında Berlin Duvarı'nın yıkılmasından iki yıl önce ülkeden kaçıyor. Müller'in dedesi zengin bir çiftliğe sahip ve tüccar. Babası, II. Dünya Savaşı'nda Waffen-SS'de (Nazi Almanyası'nda başta güvenlik örgütü olan fakat daha sonra idamları gerçekleştiren kesim) askerlik hizmetini yapıyor. Yani, bir faşist. Annesi savaş sırasında ve sonrasında Sovyetler Birliği'nde çalışma kampına beş yıl (1944-1949) sürülüyor. Herta Müller 1982 yılında başladığı yazarlık macerasında Çavusesku dönemini eleştirdiği kitaplarla dikkat çekiyor. Gizli Serviste (Securitate) çalışmayı reddettiği için işinden oluyor ve 1987 yılında Almanya'ya göç ediyor yani babası kadar elde silah savaşamasa da bir anti-komünist. Bütün bunlar Nobel ödülünü hak etmek için için yeterli değil mi?

Hamiş: İsveç Akademisi sözcüsü Peter Englund ise "Ödül Doğu Avrupa'da ve Romanya'da olan baskının tanınması anlamına geliyor." dedi.

11. Uluslararası İstanbul Bienali “Ne, Nasıl ve Kimin İçin?” Cengiz Kılçer


“(...)Krallara ve para babası sanat koruyucularına minnet borçlarını, gerçekliğe ilikin ayrıntıları duyularının süzgecinden geçirdikten sonra eksik bırakmamacasına resmetmekle ödüyorlardı. Biriken paranın getirdiği rahatlık büyük işler yapabilmelerinin güvencesiydi, kıt kanaat bir ortamda sanatın varlığını sürdürmesi düşünülemezdi, zorbalık ne kadar denetimsizse tefekkür o kadar derin, çalıp çırpma ne kadar ileri boyuttaysa sanatsal görsellik o kadar önemliydi. Aşağıdakilerle gücünü kabul ettikleri egemenlerin arasında konumlanan sanatçılar kendilerini malzemeyi biçimlendirme oyununa vermişlerdi.” (Direnmenin Estetiği s. 69) Peter Weiss

Önce Bienal hakkındaki bilgileri kısaca tazeleyelim. Koç Holding‘in 2007 yılında başladığı ve 5 Bienali kapsayan on yıllık “Bienal Sponsorluğu” 2016 yılına kadar gerçekleştirilecek dört İstanbul Bienali boyunca devam edecek. Duymayan kalmadı; İKSV'nin düzenlediği 11. Uluslararası İstanbul Bienali'nin kavramsal çerçevesini, Bertolt Brecht’in 1928 yılında yazdığı Üç Kuruşluk Opera adlı oyunun ikinci perdesinin kapanış parçası olan "İnsan Neyle Yaşar?" adlı şarkıdan alıyor. 11. Uluslararası İstanbul Bienali'nin küratörlüğünü dört kadından oluşan Hırvatistan merkezli kolektif What, How & For Whom (WHW-Ne, Nasıl ve Kimin İçin) üstleniyor. Aslında bunu şöyle sormak gerekiyor, “Bienal Ne, Nasıl ve Kimin İçin?”

"İnsan Neyle Yaşar?" başlığı epey dikkat çekici ve ilginç neredeyse kurnazca bir bir seçim. Bununla beraber sermayenin sponsor olduğu bir bienalde Aydan Murtezaoğlu ve Bülent Şangar’ın işsizlik, düşük ücret karşılığı iş güvenliği olmadan çalışma ve sosyal devlet kavramını sorguladığı "İşsiz İşçiler - sana yeni bir iş buldum!" adlı projeleri de lahana ve perhiz turşusu ilişkisini akla getiriyor.

İKSV işini biliyor nasıl mı? 14 Temmuz 2004 tarihinde kabul edilen 5225 sayılı “sponsorluk yasasına” bakarsak, “sanat sepet işlerine” yatırım yaparken gelir vergisi ve kurumlar vergisi matrahı çorbası güzel kaynıyor (300 bin dolarlık “katkı” yap, bunun yüzde 33'ü olan 99 bin dolarını toplam kurumlar verginden düş). Tabii bu çorba esnaf lokantasında yenen 1,5 liralık mercimek çorbası değil, daha lüks bir çorba; sanki demi glass sos eklenmiş sülün çorbası gibi. Yani tadını bilmediğimiz ama insanı insan yapan ve yaşamasına katkıda bulunan bir değermişçesine sunulan saçma sapan, hattâ ahlâksızca bir şey.

Kavramsal çerçeve mi?

Kavram, nesnel gerçekliğin insan beyninde yansıma biçimidir; yine her kavram dolayımlı olarak maddi bir gerçekliği içerir. Ya da en azından eskiden (!) böyleydi. Günümüzün düşünce evreninde, buna belki de kavram evreni panayırı demek gerekir, soyut kavramlardan daha soyut kavramlara ve bu daha soyut kavramların yardımıyla çok daha soyut kavramlara ulaşılır, bir de bakarsınız gündelik yaşam soyutlamalarla iğdiş edilmiş bile. Çadır tiyatrosundaki mahlûkatı biraz korku ve biraz hayranlıkla seyretmemizi vaaz eden çığırtkanın yerini bugünün şirket yamakları ve yamanmışları almıştır, çadır tiyatrosundaki büyüyü sağlayan yer de “yatırım yapılmış” sanat mekânlarıdır. Bienal Panayırında da kavramlar hünerlerini gösteriyor ve alkışlamadan önce mahûkatını tanıyalım:

İKSV çalışanları neyle yaşar?

Geçen yıl İstanbul Film Festivalinda ABD'nin işgal güçlerinin Irak'ın Hadisa kasabasında çocuk-kadın demeden gerçekleştirdikleri katliamı konu alan “Hadisa İçin Savaş” adlı filmin bitiminden sonra, altyazı ekranını kontrol eden çevirmen "İşgalci ABD, işbirlikçi AKP" sözlerini ekrana yansıtmıştı. Paniğe kapılan İKSV yönetimi "sanata müdahale" etmekle suçladığı “geçici çalışanı” (çevirmen de diyememişler, geçici çalışanmış) işten çıkardığını iddia etmişti. Sadece bu kadar değil: İKSV düzenlediği etkinliklerde dönemlik ya da kadrosuz olarak çalışan çevrimenler, hostlar, hostesler, sanatçı asistanları, teknik elemanların sigortasız çalıştırıldıklarını ve ücretlerinin 1 yıla kadar uzayan vadelerde verildiğini çok az insanın malumu...

Can alıcı ve yok edilemeyecek soru şudur: Brecht'in insanı kimdi? Kimdi Brecht'in insanı? Yeşilçam filmlerinden robdöşambırlı, viski yudumlayan ve ola ki, aşk acısı çeken rafine (!) insanlar mıydı? Yoksa ezilen, sömürülen ve insanca yaşamaktan alıkonulan, eğitim sistemiyle ve dinle “hayatın tam da o yaşadıkları sefalet” olduğuna inandırılan milyonlar mı? Şimdi sermaye cafcaflı mekanları ve toplumsal sorumluluk projesi adı verdikleri vergi indirimli marka tanıtımı kıyakçılığıyla Brecht'in insanını kendine yamamaya çalışıyor. (Elbette ya, başka türlü nasıl olur da insan olma sıfatını hak edecekler?) Satılabilecek hale dönüştürecekleri bir Brecht posasını sanatsever olarak kodladıkları “müşterilerine” sokuşturacaklar! Sadece tek bir Brecht var! Yoksulların ve ezilmişlerin Brecht'i!

05 Eylül 2009 Cumartesi


KAR KAPANI



“Kitabı ithaf ettiğim, isimler gariban Ortaköy Taife’sinin 'ah şimdi burada olsalardı, sorsaydık danışsaydık' diye içinden geçirdikleri insanların hepsi ölen arkadaşlarımız, yoldaşlarımızdır… Onları özellikle unutulmasınlar, hiç değilse edebiyat tarihinde yerlerini alsınlar, zira parti likide olduktan sonra umutsuz kalanlardan bir iz kalsın istedim.”

Cengiz Kılçer – Kar Kapanı sizin ilk romanınız, öncelikle kitabın oluşma serüvenini anlatabilir misiniz?

Tuğrul Bal: Duvarlar yıkıldı, parti likide oldu; bu belki çok anlaşılır bir söylem değil ama politik literatüre alışkın sol jargonu bilen insanlar bilirler. Uzun yıllar politik mücadele içinde olan bir insanın uluslar arası sosyalist sistemin çöküşüyle ve daha sonra örgütsüz kalışıyla ilgili nasıl bir dramatik akıbet bekler onlar bilirler. Bilmeyenler için onca yıllık deneyimin en renkli yılların en zor zamanlarda en ağır çekim koşullarında da olsa yeraltı koşullarında olsa örgütün gelişmesi ve ardından da örgütsüz kalmak çok dramatik bir şeydir. Kitabın yazılma serüveni o döneme denk düştü. Bir şey söylemek lazımdı, zaten kitabı okuyanlar göreceklerdir. Kitabın yazılmasının duvarların yıkılması ve sonrasında partinin likide olmasından sonradır, sözünü ettiğim parti de TKP’dir, TKP’nin likide olması içinde sonlanır. O ruh hali içindeydik ben kendi sözcüklerimle değil ama yazar olarak çok beğendiğim Ayşe Kilimci’nin sözüyle söylemeliyim, o günleri kimse Ayşe Kilimci kadar iyi tanımlayamadı bağışlasın beni anımsadığım kadarıyla şöyle bir şeydi: “Yüreğimdeki köz, yazdığım söz oldu” bu kitabın çıkmasındaki sübjektif nedenini böyle tanımlayabilirim.

Cengiz Kılçer – Romanınızın içinde nerdeyse tarihsel olarak 40 yıllık Türkiye sosyalist mücadelesinden kesitlere rastlıyoruz. Belli bir tarihsellikle beraber Anadolunun bir kasabasından, İstanbul boğaziçindeki semtlerde sürüyor İstinye, Ortaköy, Kuruçeşme gibi...

Tuğrul Bal: Şöyle söyleyebilirim değişik süreçleri belli bölgelerde örneğin İstinye, Ortaköy, Kuruçeşme’de işledim, zaten bölüm bölüm gitmesinin de nedeni o. Bu yaşanmışlıkların bir kısmını bir yere yığıp bir kısmını geride bırakarak kasabada süreci tamamlamak istedim. Birbirinden çok farklı yerlerde oluşmuş olayları, kahramanların aralarında geçişler sağlayarak bir mekânın içinde topladım, zaten söylemek istediğim şeyde şuydu: mahallenin, kasabının şehrin hiçbir önemi hiçbirinin önemi yok her yer kasaba…

Cengiz Kılçer – Evet romanınızın bir bölümünde iki karakterinizin konuşmasında da geçiyor şehirdekiler kasabıyı kasabadakiler şehri özlüyor.

Tuğrul Bal: Kasabayı özleyen insanlar kasabayı bilmezler, kasabalılar da şehri bilmezler sanki gittiklerinde çok farklı bir dünyayla karşılaşacaklarını düşünürler ne var ki, bu her iki taraf için di bir yanılsamadır. Globalleşmeyle vahşi kapitalizmle birlikte batı kasabalarına döndü dünya, insanlığın evrensel değerlerinin yok olup gitmesi aslında evrensel bir olgu. Romandaki kasabada alt üst oluşu ve çözülüşü anlatıyorum aslında. Nereye gidersen git her kasaba… Her zaman kar yağar ve kesilebilir ve bir kapana sıkışılabilir bu kasaba, şehir, ülke ve dünya olabilir. Andre Gide’nin dediği gibi insanlığın bu anlamda geçip geçemediği “dar kapı sınavı” vardır. Bence insanlık böyle bir dar kapıda mutlaka bu dar kapıdan geçilecek, kapandan çıkılacak her ne kadar zor, sancılı ve uzun olsa da…

Cengiz Kılçer – Romanın en önemli ve ilginç karakterleri özelde Ortaköyü genelde ise Boğazı mekan seçmiş garibanlardan oluşan Taife grubu: Lüfer Ali, Stepne, Hengâme... Taife'nin Cunta olduktan sonra yaptıkları “toplantıların” Lüfer Ali birinde şöyle diyor: “Dünya, Türkiye, Ortaköy ve askeri cunta karşısındaki tutumumuz, kesilmesi gereken racon nedir? Daha açık dille söylersek, hassosuundan somut şartların tahlilini yapıp, tırışkadan değil, delikanlı gibi ne yapmamız gerekiyorsa onu tespit edeceğiz.” (s.51) Taife siyasi girdisini hangi süreçten ve kaynaklardan alıyor?

Tuğrul Bal: Aslında Tütün Rejisi işçilerinin mücadele geleneği Taife'ye kadar uzanır. Ortaköy'ün Cavitağalı yaşlı işçi lideleri, 1951 tevkifatında Sansaryan Han'ın işkencehanelerinden geçmiş, mapushanelerde yatmış sürgünler görmüştür. Taifedeki insanların bir kısmı yaşamış gerçek insanlardır örneğin Lüfer Ali Ortaköy’lü bir tombalacıdır. Yumurta topuklu ayakkabı giyen, kafasını omuzlarının içine çeken, sert duruşlu, delikanlı yürüyüşlü Lüfer Ali’dir. Onu gözümün önüne getirerek tanımladım, Lüfer Ali’den bir mahalle bilgesi çıkardım. Romanda nasıl tüm süreçlerin bir mahalle delisi “hepimiz yanacağız” sözüyle ortaya çıktıysa Hoca Karakteriyle çıktıysa, mahallenin bilgesi de Lüfer Ali’dir. Lüfer Ali, politize olmuş bir garibandır. Mahallenin hakikaten bence vicdanı ve namusu olan devrimcilerin ezilirken yok edilirken işkencede cezaevlerinde canları okunurken, duyarsızlığın karşında Ortaköylü garibanların sokaktan bir Sparkatüs gibi çıkışı ve isyanı diyelim. Ellerinde yok avuçlarında yok, derme çatma bir barakada kendilerine göre bir direniş sergiliyorlar. Alışılmadık bir sol söylem kullanarak gariban örgütü kuruyorlar. Manifestoyu kendilerine göre yorumluyor. Sanıyorum Marks ve Engels olsaydı çok keyif duyarlardı, yazarken ben o keyfi duydum. Onun için Taife’deki garibanlar sokağın vicdanı oldular. Lüfer Ali'ni dediği gibi “Kekoların çoğu dünyadan habersiz, beygir gibi işlerine gidip geliyorlar” duyarsız “kutsanmış çalışmaya” giden 7.20 vapur yolcularının ki, 7.20 yolcuları bir mecaz olarak yorumlarsak Taife grubu duyarsız milyonların yanında soylu, gerçek cengâver adamlardı; işkencelerde direnen, ölümü göze alıp mücadeleye devam eden arkadaşlarımızın ruhuydu. Kitabı yazarken en çok bu kahramanları sevdim.



Cengiz Kılçer – Romanınzı aynı zamanda trajikomik şehirleşme sürecini de anlatıyorsunuz. Kuruçeşme'nin keramet sahibi gelip gideni de Karınsız dedeler var. İçlerinde en safı ollarak tanınan Pehlül Dede bile kerametini, Kerbela'dan aldığı kehribar tespihini çuha pantolonuna sürttükten sonra tabakasındaki tütünleri çekerek terafındaki müritleri etkilemektedir. Ama aynı kerameti liseli gençlerin işportadan aldıkları Lüksor marka tarakla yinelemelerini müritler kuşku ve ilgiyle izliyorlar gerçekten böyle bir süreç yaşandı mı?

Tuğrul Bal: Dedeler’le ilgili anlatılan her şey gözleme dayalıdır ve gerçektir mekân Kuruçeşme’nin üstüdür, 70’li yıllardır bu ‘karınsız dedelerin” geldiği yıllar, dönüşleri ise 1980. Günümüzde de böylesi dedeleri görmek mümkündür. Alevi hareketini çok iyi bildiğim söylenemez kamuoyundaki tartışmalardan izlenimim o ki, aklı başında duruş sergileyenlerden bir Ali Balkız var belki başkaları da vardır bilemiyorum beni bağışlasınlar. Bunun yanında düzene eklemlenmek isteyen, cem evlerinden başlayarak ibadetin bir kast haline getirilmesi, öte taraftan diyanete bağlanarak ödenek alınması gibi talepler söz konusu. Öteden beri bu çizgi içinde olanları anlattım. İktidarların Alevilere nasıl baktıklarını tarihten görmek mümkün Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi katliamları hâlâ hatırdadır. Cumhuriyetin kazanımlarının yanında olan, laik, eşitlikçi anlayışı sürdüren alevi topluluğunun rantsız, çıkarsız has duruşunu çökertme operasyonlarına izin vereceklerini sanmıyorum. Yoksa Alevilerin kendilerine has ahlaki ve tasavvuf anlamındaki soylu söylemlerinin ve duruşlarının ne kadar anlamlı olduğunu o kültürü bilen ve üzerine de sosyalist ahlakı almış olarak en iyi bilenlerden birisiyim. Romanda da belirtiyorum gel zaman git zaman develet, amelelikten inşaat ustalığına, hatta müteahhitliğe terfi eden dedeleri, efendileri, şeyhleri, “keramet sahiplerini” geri çağırdı. Gençlerin her biri bir yana dağılmış darbenin rüzgarı hepsini önüne katmıştı. Meydan bomboştu. Onlar da kehribar tespihleriyle geri geldiler. Ne Osmanlıda ne de Türkiyee Cumhuriyetinde görülmüştü böyle bir şey. Devlet eliyle, yasaklı gizli ibadetlerin, cemlerin ürperti veren heyecanı niçin sona ermişti? Anadolu Selçuklularından bu yana ne değişmişti? Diye sorarken çok haklı bir söylem içindeyim.

Cengiz Kılçer – Sovyetlerin sönümlenişinin ardından bir kısım solcular içinde ideolojik-siyasal- örgütsel bir zemin kayması veya savruluş söz konusu. 1990'lı yıllarda açık toplum, çoğulculuk, serbest piyasa ve özgürlük gibi liberal değerleri savunan bir takım oluşumlar modaydı. Romanınızdaki Erol karakteri bu rüzgardan nasibini alanlardan mı?

Tuğrul Bal: Sovyetlerin çözülüşünden sonra o politik kadrolardan devşirilmiş, bir anlamda olumsuz bir anlamda da yeni bir dünya düzeni kurulurken Türkiye’nin şekillendirilmesine yönelik operasyonlar tuzağını düşüldü. Örneğin “sınıf savaşımları sona erdi” “tarihin sonu” gibi argümanların ortalığın tozu dumana kattığı bir süreci hepimiz biliyoruz. Erol karakteri yaşayan bir arkadaşımdır çok iyi niyetli bir arkadaştır. Belli bir çizgi üzerinden hiçbir hesap kitap gözetmeden has duygularıyla hareket eder ve inanarak hareket eder, zaten ne aldığı terbiye ne de geleneği buna müsaade eder. Erol karakteriyle bu safiyeti anlatmaya çalıştım. Nitekim en son Saim karakteri sataşır Erol’a: “değerli kayınbiraderim makro-mikro açıdan bu süreci nasıl yorumlarsın bu süreçleri Sucu Hasan’ın Ye De Ha’meselesini?”… Yani Erol karakterinde sembolik anlamda iyi niyetli bir arayış, çıkış arayışını temsil edilir. Yoksa birey olarak birbirimizi çok severiz o benim çizgimi bilir ben ise onun nereden geldiğini ne yapmak istediğini bilirim. Bu kitabın özelliği bir de bu oldu bir takım insanları adlarıyla sanlarıyla işledim, tanıyanlar çıkacaktır en azından kim olduklarını kestireceklerdir. Kitabı ithaf ettiğim Nilgün bunlardan biridir; isimlerini saydıklarım Ortaköy Taife’sinin “ah şimdi burada olsalardı, sorsaydık danışsaydık” diye içinden geçirdikleri insanların hepsi ölen arkadaşlarımız, yoldaşlarımızdır… Onları özellikle unutulmasınlar hiç değilse edebiyat tarihinde yerlerini alsınlar, zira parti likide olduktan sonra umutsuz kalanlardan bir iz kalsın istedim. Erol karakteri de bu anlam da canlı bir karakterdir farklı bir çizgiden çözüm arayan biridir, özünde ironik bir eleştiridir de. İnsanlığın çözüm bulacağı mekanizmalarını sınıfı mücadeleleri tarihi zaten göstermiştir. Sınıfların hepsinin partisi vardır, bu her sınıfın partisi kendi has ekonomik politik anlamda kendi sınıf çıkarlarını savunurlar. Onun için de böyle “yeni vicdan yeni cüzdan hareketleri” ya da sınıfı mücadelesinin yerine ikame edilecek sivil toplum örgütleri diye pompalanmış Soros’cu yanılsamalar yapılardır.

Cengiz Kılçer – Kar Kapanı belli bir tarihsel dönemde bitiyor; yeni aynı bir kitap söz konusu olacakmı?

Tuğrul Bal: Bir yerde duymuştum akıllı adamlar projelerini söylemez gerçekleştirirler! Ben o kadar akıllı değilim ama ne zaman olacağını söyleyemem. Onu çok kısa sürede de yapmam mümkün biraz göreceli olarak uzayacak diyebilirim zaten kurgusu şu anda hazır. Özellikle sonunu bırakmam… Bundan sonra likide olmuş, ortada kalmış, örgütsüz ve yok sayılan “bunlar yoktu bunlar kayboldu dinozorlardı taş düştü artık yeraltında fosil olarak bulunabilirler” gibi yok sayılmaktan öteye, aşağılanan insanların örgütsüz bir başına kalmış insanların hikâyesini anlatmayı çok istiyorum. Onlardan birisi olarak TKP’nin sosyalist sisteme bağlanışında önemli rol oynamış hareketin sorumlularından birisiydim. Ondan sonra ortada kalan kadroların acısını her gün içimde duydum. Onların acısı bir ise ben onların hepsinin adına ve teker teker yaşadım. Bunu mutlaka anlatmalıyım, bunu mutlaka anlatmalıyız. Yok sayılmak çok ağır bir duygu; onun içinde örneğin adsız sansız militan bir kızdı Nilgün’e ithaf ettim kitabı. Nilgün parti kararı gereğince cunta sürecinde yeraltına çekilmiş yeraltında olmanın getirdiği acıyı sancıyı çekmiş ve buna katlanmış bir kızdır. Dünyayı değiştirene kadar, bu dünyanın insanlık tarafından insani bir gezegen haline getirilene kadar mücadele devam edecektir. Bu mücadelenin biçimleri hangi enstrümanlarla yapılırsa yapılsın, legal veya illegal nasıl olursa olsun, hangi şekilde olursa olsun dünyanın her yerinde bu savaşım sürecektir. Ama bunun en temel ifadesiyse dildir, söylemdir ve geleneklere bağlılıktır. Bir arkadaş demenin, bir yoldaş demenin o yüreğin ılıtan tadı, yeraltında sırt sırta vermenin ne demek olduğunu ancak o romanlarda hikâyelerde filmlerde bulanabildiği tadı hiç kimseye yedirmeyeceğiz. Bunlar bizim tarihsel kazanımlarımız değerlerimiz. William Shakespeare’in dediği gibi kimse kimseni değerini elinden alamaz. Değeri olmayanlar tarihin çöplüğünü boylayacaklar. Onun için de mutlaka kitabın devamı mutlaka olacaktır. En azından bir boyun borcu olarak…

Kasaba



“Kasaba” (Siyah-Beyaz Yayınları Haziran 2009 2. b.s.) öykücü A. Erkan Uzunalioğlu’nun ilk kitabı. Uzunalioğlu’nu 90’lı yıllarda çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan öykü ve şiirlerinden tanıyoruz. Uzun bir aradan sonra öyküleriyle edebiyata dair suskunluğunu bitirip, susmanın avazını bu kitabıyla bozmuş. Aslında kasaba ve kasabada yaşayan insanların Türk edebiyatına girmesi ya da görülmesi biraz geç döneme 1950'lere tekabül eder. Kasaba izlekli yapıtların güzel örneklerinin Necati Cumalı’da rastlamak mümkün.

“Kasaba” kitabı sekiz öyküden oluşuyor Masal, Kimsesiz, Hayal, Kasaba, Mektup, Sokakta, Kara Dere ve Otobüs. Aman yanlış anlaşılmasın A. Erkan Uzunalioğlu kitabında Necati Cumalı, Fakir Baykurt, vd. gibi sadece kasabayı anlatmıyor, öykülerin yarısı kentlerde geçerken 90'lı yılların kent yaşamını, politik mücadeleyi, öğrenci hareketlerini de kapsıyor. Biz burada sadece A. Erkan Uzunalioğlu’nun kitabına adını verdiği öyküye değineceğiz; diğer öykülerin okunması alımlayıcıya kalmalı.

Kasaba imgesi ya da kavramı sanırım her insanda aynı olmamakla birlikte çok çeşitli çağrışımlar uyandırır. Orası yani kasaba taşradır biraz hep gidilen ve hep dönülen kimi zaman yurtsanan bir yer… İnsan kasabadan çıkar ama kasaba insandan çıkmaz içimizde bir yerlerdedir.

Bu kasaba nerededir? “Bir kasaba hayatındaki tüm oyunlara, insanların ve hayvanların yürüyüşüne kadar karışmış, yaprakların yeşilini, rivayet göre okur-yazar olmayan aksakallı bilgenin âşık olduğu kâtibesine kaleme aldırıp cenneti betimlediği kitabına konu edecek renge değiştirmiş, havası neredeyse her mevsim ıslak, dışardan gelip yerleşenlerin mevsimsiz saydıkları bir coğrafya.

Doğu Karadeniz’de zayıf uzun burunlu, bağırarak konuşan ve kırkından sonra birden yaşlanan adamların, rakıyı, sayıları kahveden sonra ikinci sırada yer almış, her biri iki üç adımdaki TEKEL büfelerinin raflarında bisküvi paketlerinin arkasındaki ince belli Paşabahçe bardaklarına zula ederek içtikleri ve hamsinin, yani uğruna türküler yakılmış lacivert efsanenin balık sayılmadığı bir kasaba.”(102 s.)

Öykülerde kullanılan dil sade bir dil olarak yorumlamak mümkün. Sadece bu kadar değil kullanılan üslup biraz deneysel olmakla beraber kimi zaman italik bold yazılar kullanmış; okurla değişik uzanımlarda buluşma çabası, farklı zamanlardaki olayları ve mekânları iç içe geçirmesi bir yeni arayış olarak yorumlanabilir. Öykülerin bazılarında kadın ve erkek baş karakterlerinin adı Sedat ve Nazan olması, diğer karakterlerin farklı öykülerde de yer alması, metinler arasındaki bütünlüğü ve ilişkiyi işaret ederken okuru da olumlu anlamda şaşırtıyor.

Edebiyatın görevlerinden biri her zaman insanı bütünlüğü içersinde heyecanlandırmak, kendisini bir başkasının hayatı ile bir görebilmesini düşünebilmesini, başkalarında kendisinin olabilecek yaşantıları benimsemesini sağlayacak duygular hissettiremektir. Uzunalioğlu, yaşadıklarından ve kendi toprağından suyundan doğru kurmuş öykülerini. Karakterler bizim de bir yerlerden hatırlayabileceğimiz, son yirmi yılda tüm cenaze namazlarını kılan ve her ölüm tarihini aklında tutan Deli Mustafa kadar sıcak, “İşbirlikçi” tamam ama “oligarşi” kelimesinin anlamını bilmediği herkesçe aşikar Gavur Ali kadar inançlı ama beklenmeyecek kadar da buruk bir tad var; özellikle “Hayal” öyküsündeki diyalogda Hüseyin adlı çocuğun cevabı gibi: “Annem öldüğü gün bir kuş tutmuştum.”(54 s.)

22 Kasım 2008 Cumartesi

HAFIZA-İ BEŞER BABALAR VE OĞULLAR

BABALAR VE OĞULLAR

Cengiz Kılçer

İvan Sergeyeviç Turgenyev’ en tanınmış en dikkate değer romanı hiç şüphe yok ki Babalar ve Oğullar’dır. Babalar ve Oğullar romanı “Ruskiy Vestnik” dergisinde 1862 yılının şubat ayında çıkar. Romanın yayınlaması Rusya ölçeğinde büyük bir yankı uyandırır. Turgenyev’i sevenler de sevmeyenlerde bu romanı ilgiyle karşılarlar.
Turgenyev, Babalar ve Oğullar’ı yazmaya 1860 ağustosunda başlıyor 30 Temmuz 1861 yılında bitiriyor. Yani romanın akış tarihi ile yazılış tarihi arsında ancak bir senelik küçük bir ara söz konusu. Bunun içindir ki, roman o zamanki koşulların, yaşamın ve olayların romanıdır. Turgenyev’in daha sonraları çeşitli nedenlerle söylediğine göre Babalar ve Oğullar temel olarak Babalar’a karşı yazılmıştır.
Turgenyev, romanın 1880 yılındaki baskısına yazdığı önsözde şöyle söyler: “Babalar ve Oğullar’ın çıkışından beri işte on yedi sene geçti. Hâlbuki var manzaraya bakarak eleştirmenlerin bu roman hakkındaki düşünceleri yargıları hâlâ tek bir nokta üzerinde karar kılmadı.” Romanın çıkışından on yedi yıl sonra bu satırları kaleme alırken haklıydı; dolayısıyla Turgenyev’in romanın ve bu romanın önde gelen kahramanı Bazarov çevresindeki tartışma, romanı çıkışından hâlâ sürmekte. Romanın çıkışını hemen ardından çeşitli yorumlara yol açar. Her çevre belli bir görüşe sahip olan her birey romanı ve romanın kahramanın farklı farklı anladı.
O yıllarda demokrat bir kesim Turgenyev’in bu romanın “genç kuşağa” bir saldırı olarak yorumlar. Romanın başkahramanı olan Bazarov’u da karikatürize edilmiş bir devrimci olarak yorumladılar. Kaldı ki bununla da yetinmeyenler olmadı değil, daha ileri gidip Bazarov’un o sürecin tanınmış ve demokrat eleştirmenlerinden Dobrülov olduğunu söyleyenler bile çıkar. Gerici grupla Çarlık taraftarları Turgenyev’in bu romanın devrimci demokrat gruba karşı bir saldırı silahı olarak kullanırlar. Çarlığın sansür işlerinden sorumlu olan Kont Kapnist roman üzerine üst makamlarına yazdığı resmi raporda şunları da bildirir: “Turgenyev’in bu roman tam anlamıyla bir zamanlama denk düştü, nihilizmin çözümlemesi, toplumu ve edebiyatı bu nesnenin anormal bir olay olduğu kanaatine getirdi. Ve anormal olaya karşı olduğu gibi buna karşı da mücadele araçları aramaya başladılar.”
Dönemin ruhu Nihilizmdir. Pavel Petroviç ile Bazarov’un tartışmalarında buna tanık oluruz. Pavel Petroviç, Bazarov’a şöyle sorar:
“Kendinizi sövüp saymaya verdiniz öyle mi?”
“Kendimizi Sövüp sayamaya verdik.”
“Bunun adı da nihilizm öle mi?”
“Evet bunun adı da nihilizm, “ diye tekrarlar gene küstahça.
Pavel Peroviç gözlerini hafifçe kıstı.
“Demek böyle,” dedi tuhafça sakin bir sesle. “Nihilizm her derde deva ve sizler… sizler de buzum kurtarıcılarımız, kahramanlarımızsınız… Çok güzel. Ama niçin başkalarına sövüp sayıyorsunuz, hatta sizin gibi kusur buluculara? Siz de geri kalanlar gibi sadece gevezelik etmiyor musun?”
Babalar ve Oğullar romanı üzerine tartışmaları kısaca özetleyecek olursak bu tartışmanın temel olarak iki ayrı yönde hareket ettiğini görürüz:
Romandaki devrimci demokratların gerçeğe ne derece uygun oldukları.
Turgenyev’in bu romanında Babaları mı yoksa Çocukları mı tuttukları…
Adından da anlaşılacağı üzere Babalar ve Oğullar 1850’li yıllarda iki kuşak arasındaki çelişkiyi, dahası gericiliği temsil eden liberal soylular ile devrimi temsil eden demokrat aydınlar arasındaki çelişki ve mücadeleyi göstermek için yazılmıştır. Yine bir örnek Romandaki olayların gelişimi ve akış tarihini kesin olarak şöyle tanıtlanabilinir: “Kırk yaşlarında damalı pantolon giymiş pelerini tozlu bir bay çıktı… posta hanının alçak sundurmasına. Tarih 1859 yılı Mayıs’ının yirminci günüydü.” (sf.3)
Bir mektubunda harfi harfine şunları söyler: “Romanım baştan sona soyluların aleyhine yazılmıştır. Romanı kahramanlarından olan Nikolay Petroviç’e Pavel Petroviç’e, Arkadiy’e (Kirsanovlar) bakınız. Bunların hepsi de zayıf ve solgun birer tip halinde tasvir edilmişlerdir. Soylular arasından en iyi tipleri seçmeme sebep estetik duygularımdır. Maksadım okuyucuya ‘kaymak böyleyse sütün ne olacağını siz kıyas edin’ demektir. Bu tipler asilzadelerin en iyi tipleridir; fakat ehliyetsiz kimselerdir. Bir taraftan bir rüşvetçiyi, diğer taraftan ideal bir tipi göstermek. Hayır, bunu başkaları yapsın! Bu benim harcım değil.”
Bununla beraber Turgenyev’in roman üzerine görüşleri yerleşik ve duru gözükmüyor. Ne ki, yazdığı mektubunda romanının soylulara karşı olduğunu yazan Turgenyev, başka birine yazdığı mektubunda şunları söylüyor: “Ogorof’la, Gertsen’le hatta Bakunin’le başlıca ihtilafımız şudur: Bunlar Rusya’daki aydın sınıfı ile azımsayarak ve küçümseyerek, devrimci ve reformcu gücün halk olduğunu iddia ediyorlar… Hâlbuki bu hakikatte tamamen tersidir: hakiki anlamıyla, hatta diyebilirim ki en geniş anlamıyla devrim ancak aydın bir azınlıktadır.”
Dikkat edilirse yukarıda Bakunin’in adı da geçer. 1825 Dekabrist kalkışmasının bastırılması üzerine Rusya’da ciddi bir gericilik baş gösterir bu süreçte, özellikle Moskova’da kuruluna felsefe dernekleri Rusya’nın toplumsal gelişiminde belli bir rol oynar. 1835 yıllarına doğru Stankeyeviç’in kurduğu felsefe dernekleri bunların arasında en tanınmışıdır. Belinski, Bakunin, Granovski, Botkin ve Aksakov gibi o zamanın önemli kişileri bu dernekte toplanırlar. Dernek üyelerinin çeşitli yerlere dağılmalarından ötürü dernek kapanır. Ama başta Bakunin olmak üzere bu derneğe üye küçük bir grup yine Berlin’de buluşur. Bu süreçte 1840-1841 berlinde bulunan Turgenyev de bu grubun üyeliryele ilişkiye geçer ve Bakunin’in en iyi arkadaşı olur. Bakunin erlin üniversitesinde felsefe bölümünde öğrenim görmektedir. Turgenyev ve Bakunin çoğu gecelerini Hegel’in “mantık”ı üzerine tartışırlar.
Romanda küçük burjuva aydını olan Bazarov’u liberal soylularla göre daha bir güçlü tip olarak görünür. Ne ki buna rağmen Bazarov’un romandaki arkadaşları neredeyse karikatürize edilmiş gibidir. Romanda Bazarov’dan başka onun düşüncelerine yandaş olarak beliren iki karakter var: Kendisini Bazarov’un arkadaşı diye tanıtan ve bir içki tacirinin oğlu olan Sitnikov ve Kukşina. “Bu dünyada Sitnikovlar vazgeçilmez kişilerdir bizim için. Şunu bil ki… böyle budalalar gereklidir bana.” (sf. 120)
Devrimci demokrat olan Bazarov’un dünya görüşü, bizzat Turgenyev’in mücadele ettiği görüştü. Turgenyev, romanında bu görüşün tehlikesini, gerçekle örtüşmediğini göstermeye çalışır. Babalar ve Oğullar romanı Turgenyev’in devrimci noktaya bir saldırı olmakla beraber Bazarov karakteri karikatürize edilmiş bir devrimci tipidir aslında. 1860’lı yılların Rusya’sı göz önüne alındığında karşı devrimci bir roman denilebilir. Tabii unutmamak ve haksızlık etmemek gerekiyor Turgenyev, Rus liberal soylularının bir temsilcisiydi. Çevresindeki tüm olayları ait olduğu sınıfının dünya görüşüne göre irdeliyor ve değerlendiriyordu. Her ne denli 19. yüzyıl ortalarına doğru İngiltere ve Fransa’da yaygın olan romanda gerçekçilik akımına yakın olmaya çalışmışa da Dolayısıyla Turgenyev’in o süreçteki gerçekçiliğine kusursuz denilemez. Turgenyev’in romanları genel olarak zamanın güncel konularına dokunur; hepsi de farklı farklı süreçlerin dönüm noktasını oluşturan belli bir toplumsal-siyasal olayları aktarır.
Babalar ve Oğullar romanı dönemin üretici güçlerin gelişimi ve siyasal ortamı da göz önüne alarak yeniden değerlendirilmeyi ihtiyacını sürdüren bir roman olarak duruyor.

POLİTİKA/ FARC-EP lideri Manuel Marulando'ya hürmeten -James Petras(26 Mayıs 2008 tarihli yazısıdır)


Marulanda, onların saraylarına, villalarına, askeri üslerine, hücrelerine ve burjuva editörlerinin ofislerine, hepsine meydan okudu. Marulanda, 60 yıl en doğal davası için yürüttüğü mücadelenin ardından çok sevgili köylü yoldaşlarının kollarında yaşama gözlerini yumdu.
‘Kesin Vuruş’ yaşıyor!
Tiro Fijo presente!

Pedro Antonio Marin, bilinen adıyla Manuel Marulanda ve ‘Kesin Vuruş’(Tiro Fijo) Kolombiya Devrimci Silahlı Güçler-Halk Ordusu'nun (FARC-EP) lideriydi. Marulanda, hiç şüphe yok ki Amerika kıta tarihinin en büyük devrimci köylü lideriydi.

60 yıl boyunca, Marulanda köylü hareketini, kırsal toplulukları örgütledi ve tüm demokratik kanallar ortadan kaldırılındığında, Latin Amerika’nın en güçlü gerilla ordusunu ve yer altı milislerini kurdu. FARC, 1999 ile 2005 tarihleri arasında gelişiminin doruk noktasını yaşıyordu ve 20 bin savaşçısının yanı sıra yüz binlerce köylü aktivist, yüzlerce köy ve kent milisi ile mücadelesini sürdürüyordu. Bugün bile, rejimin 3 milyon köylüyü katliamlar, toprak politikaları nedeniyle zorunlu göçe maruz bırakmasına rağmen, FARC’ın ülke çapındaki cephelerinde 10 ila 15 bin arasında gerillası bulunmakta.

Marulanda’nın başarılarını böylesi önemli kılan onun örgütleme yeteneği, stratejik düşünme tarzı ve halk desteğini de getiren şaşmaz, inatçı ve disiplinli programatik duruşudur. Marulanda, topraksız köylülerle, kırsal nüfusla, geçimlik tarım yapanlarla ve kır göçmenleri ile üç nesil boyunca tüm diğer gerilla liderlerinden daha fazla ahenk ve uyum içerisinde çalıştı.
1964’te ABD tarafından yönetilen bir askeri saldırı sonucunda ortadan kaldıran köylerinden kaçan iki düzine köylü ile başlayan örgütlenme mücadelesinde Marulanda dışarıdan hiçbir finansal ya da materyal desteği almadan yöntemsel bir bakış açısıyla devrimci gerilla ordusunu kurdu. Marulanda, tüm diğer gerilla liderlerini aşacak ölçüde büyük bir politik öğretmendi. Marulanda’nın mükemmel düzeydeki örgütlenme yeteneği köylülerle olan çok yakın ilişkiler nedeniyle keskinleşmişti. Yoksul bir köylü ailesinden gelen Marulanda, köylülerin dilinden konuşuyor, onların ihtiyaçlarını anlıyor, umutlarını biliyor, onlarla birlikte üretiyordu. Kavramsal olarak ve gündelik yaşamda, Marulanda pek çok sorunu ve davayı, stratejik politik ve askeri meseleyi coğrafyayı ve insanları tanıma konusundaki muhteşem yeteneği ile çözdü. 1964’ten ölümüne değin Marulanda ABD’nin Yeşil Berelileri, 250 bin Kolombiya Silahlı Gücü, 35.000 paramiliter ölüm mangasının saldırıları da dahil olmak üzere ABD’nin 7 milyar dolarlık yardımları ile gerçekleştirilen saldırılar karşısında zafer kazandı.
Marulanda, ‘posterlerdeki’ pek çok gerilla liderinden farklı olarak Londra’daki solcu editörler, Paris’teki eski '68’ciler ve NewYork sosyalist alimleri tarafından tanınmayan biriydi. O, zamanı macera arayan Batılı gazetecilere röportajlar vererek harcamak yerine ‘Kolombiya Profunda’larında, Kolombiya’nın içlerinde, derinliklerinde köylüleri eğitti. Tumturaklı ‘manifesto’lar yazmak ya da fotojenik pozlar vermek yerine, o, tüm miraslardan mahrum bırakılmış yoksul halk arasında hiç de ‘romantik’ olmayan ama azimli ve etkili bir pedagojik çalışma yürüttü. Marulanda ulaşılamayacak köylere ulaştı, dağları aşarak ormanları aşarak örgütlendi, savaştı, yenilendi ve yeni liderler yetiştirdi. ‘Dünya Sosyal Forum’larından ya da solcu turistlerin enternasyonel rotasını izlemekten sakındı.

Küba ya da Nikaragua’dan farklı olarak, Marulanda örgütlü bir kitle tabanı oluşturdu ve geniş kapsamlı bir kır liderliği ortaya çıkardı. Marulanda, sosyalist programa bağlılığını net bir biçimde her vakit dile getirdi ve sözde ‘ilerici kapitalist’lerden hiçbir maddi ya da politik destek almadı. Kolombiya silahlı güçleri, Batista’nın ya da Somoza’nın çürümüş ve açgözlü gangsterlerinden farklı olarak çok iyi eğitimli, disiplinli baskıcı ve çok zorlu bir güçtü. Marulanda, ‘posterlerdeki’ pek çok gerilla liderinden farklı olarak Londra’daki solcu editörler, Paris’teki eski '68’ciler ve NewYork sosyalist alimleri tarafından tanınmayan biriydi. O, zamanı macera arayan Batılı gazetecilere röportajlar vererek harcamak yerine ‘Kolombiya Profunda’larında, Kolombiya’nın içlerinde, derinliklerinde köylüleri eğitti. Tumturaklı ‘manifesto’lar yazmak ya da fotojenik pozlar vermek yerine, o, tüm miraslardan mahrum bırakılmış yoksul halk arasında hiç de ‘romantik’ olmayan ama azimli ve etkili bir pedagojik çalışma yürüttü. Marulanda ulaşılamayacak köylere ulaştı, dağları aşarak ormanları aşarak örgütlendi, savaştı, yenilendi ve yeni liderler yetiştirdi. ‘Dünya Sosyal Forum’larından ya da solcu turistlerin enternasyonel rotasını izlemekten sakındı. Asla bi yabancı başkenti ziyaret etmedi, hatta söylendiğine göre Kolombiya’nın başkenti Bogota’ya bile hiç adım atmadı. Ama sahilin Afro-Kolombiyalılarının ya da dağların ve ormanların Yerli-Kolombiyalılarının istek ve taleplerinin ne olduğunu mükemmel biçimde kavradı, algıladı; milyonlarca topraksız köylünün toprak talebini, sömürgeci toprak sahiplerinin tek tek isimlerini ve adreslerini çok iyi biliyordu.

'60'lar, '70'ler ve '80'lerde pek çok gerilla hareketi silah kaldırdı, büyük ya da küçük savaşlara girişti, ortadan kayboldu, katledildi, teslim oldu (kimileri işbirlikçi bile oldu) ya da seçim çarklarının bir parçası oldu, anlaştı. Bu hareketlerden pek azı var olmayan ‘halk orduları’ adına savaş yürüttü; pek çoğu örgütlemeye çalıştıkları halkın efsanelerinden, kültüründen, mikro-tarihinden çok Avrupa söylemine yatkın ve yakın entellektüellerdi. İzole oldular, kuşatıldılar, katledildiler ve belki fedakarlık ve adanmışlık üzerinden bir meşruiyet kazandılar ama gerçekte hiçbir şey değiştiremediler.

Bunun zıttı olarak Marulanda, Bogota’daki ve Washington’daki başkanlara en sağlam darbeleri indirdi. Boşaltılan her köye karşılık, Marulanda öfkeli köylüleri örgütledi, onları tutkuyla eğitti ve köylülerden kadrolar ve komutanlar yetiştirdi. FARC herhangi bir gerilla ordusundan çok daha fazla bir halk ordusu oldu. Komutanların üçte biri kadınlardı, yüzde 70’ten fazlası köylülerden oluşuyordu, entellektüeller ve memurlar ise ancak hareketi yöneten kadrolar tarafından eğitildikten sonra harekete katılabiliyordu. Marulanda’nın basit yaşamı her daim saygı uyandırıyordu; o yağmuru bile halkla paylaştı. Milyonlarca köylü ona büyük saygı duyuyordu, ancak asla bir külte dönüşmedi. Taktik esnekliğe ve bölgesel özerkliğe büyük önem veren, en önemli sorunları kolektif liderlikle çözümlemeye çalışan alçakgönüllü bir liderdi. Önsel olarak karşı durduğu konularda bile taktik çeşitliliği hep onayladı. 1980'lerin başlarında pek çok kadro ve lider seçim çizgisi izlemeye karar vermişti ve bir Kolombiya Başkanı ile ‘barış anlaşması’ imzalanmıştı. Bir legal parti kuruldu -Yurtsever Birlik- ve pek çok temsilcilik ve belediye başkanlığı kazanıldı. Başkanlık seçimlerinde bile orantılı bir oy hakkı kazandılar. Marulanda kamuoyu önünde anlaşmaya karşı çıkmadı ama kollarını kaldırıp dağlardan şehirlere de inmedi. Marulanda, oligarşinin otoriter ve zalim karakterini memurlardan ve sendikacılardan çok daha iyi biçimde kavramıştı. Kolombiya egemenlerinin yalnızca birkaç küçük köylü oy verdi diye toprak reformunu gerçekleştirmeyeceğini çok iyi biliyordu. 1987’de Yurtsever Birliği’n 5 bin üyesi oligarşinin ölüm mangaları tarafından katledildi, katledilenlerin arasında başkanlığa aday olan üç kişi, bir düzine milletvekili, sayısız belediye başkanı ve belediye meclisi üyesi de vardı. Katliamlardan kurtulanlar ormanlara geri döndü ve silahlı mücadeleye katıldı ya da sürgüne gitti.

Marulanda kuşatmaları yarmak ve kıyım kampanyalarını boşa çıkartmak konusunda ustaydı, özellikle de ABD Özel Kuvvetleri tarafından hazırlanan kontr-gerilla saldırılarını boşa çıkartmak konusunda. 1990’ların sonunda FARC ülkenin neredeyse yarıdan fazlasını kontrol altında tutuyordu, otoyollarda eylemler düzenliyor ve başkentten 40 mil uzaklıktaki askeri üsleri bombalıyordu. Çok zayıf duruma düşürülen Başkan Pastrana sonunda FARC’ın askerden arındırılmış bir bölge devletle, ekonomik alanda ve toplumsal bakımdan temel değişikliklerin gerçekleştirilmesi için bir takvim çıkarılmasını istediği bir barış anlaşmasını imzalamak durumunda kaldı.

Seçimler için silahlar üzerinden pazarlık yapan Orta Amerika gerillalarından farklı olarak Marulanda silahları bırakmak için toprak dağıtımı, ölüm mangalarının tasfiye edilmesi, katliamlarda görev alan Kolombiyalı generallerin ordudan atılması, stratejik sektörlerin kamu mülkiyetine dayanan karma bir ekonomi, koka’ya alternatif olarak mısır üretimi için köylülere geniş ölçekli bir fon yapısı konularında ısrar etti.

Washington’da Clinton histeri krizlerine girmişti ve önce barış görüşmelerine özellikle reform takvimine ve Kolombiyalı demokratik kitle örgütlerinin katıldığı ve FARC tarafından askersizleştirilmiş bölgede gerçekleştirilen halka açık tartışmalara karşı çıktı. Marulanda’nın demokratik tartışmalar, askersizleştirme ve yapısal değişikler konusundaki tutkulu savunusu, Batılı ve Latin Amerikalı sosyal demokratlar ve merkez-sol akademisyenler tarafından onun bir ‘militarist’ olduğu konusundaki yalanlarını ortaya çıkarmıştı. Washington Orta Amerika’da gerçekleştirdiği tarzda -FARC liderleri ile seçimler üzerinden anlaşma yapmak ve yoksul Kolombiyalıların ve köylülerin satılması karşılığında tanınacak imtiyazlar- bir barış anlaşması yapmanın yollarını aramaya başladı. Aynı zamanda, Clinton 2 milyar dolar ile Hindiçin’deki savaştan bu yana en kanlı ve en büyük kontr-gerilla harekatı için ‘Plan Kolombiya’ için zemin hazırlıyordu. Barış görüşmelerini aniden kesen Pastrana, FARC sekretaryasını ele geçirmek için askersizleştirilmiş bölgeye birlikleri sürdü, ancak Marulanda ve yoldaşları çoktan oradan ayrılmıştı.

2002’den bugüne kadar FARC daha çok savunma amaçlı geri çekilmeler olmak üzere, hem çekilme hem de saldırı politikalarını izledi. Kolombiya’nın yeni başkanı, ABD’nın uyuşturucu ortağı Alvaro Uribe, ABD’nın korkunç finansal ve teknolojik desteği ile Kolombiya kırsalında vahşi toprak politikaları uyguladı. 2002’de ilk kez seçildiği dönem ile yeniden seçildiği 2006 dönemi arasında 15 bin köylü, sendikacı, insan hakları aktivisti, gazeteci ve muhalif katledildi. Kırsal alanın tümü boşaltıldı; tıpkı, ABD’nin Anka Kuşu Operasyonu’nda Vietnam’da yaptığı gibi tarlalar zehirli maddelerle sürüldü. 250 bin silahlı güç ve yardımcıları ölüm mangalarıyla FARC’ın hegemonya kurduğu Kolombiya kırsalının büyük bir bölümünü yok etti. ABD destekli helikopterler ormanları bombaladı. Tüm halk muhalefetini ve örgütlenmelerini yok ederek ve milyonlarca insanı topraklarından söküp alarak Uribe FARC’ı savunma pozisyonuna geriletmeyi başardı. Marulanda, geçmişte, savunmacı geri çekilme taktiğini uygulamıştı ve gerilların kapasitesini muhafaza edebilmek için toprak vermeyi ve bir sonraki gün yeniden savaşmayı biliyordu. Diğer gerilla hareketlerinden farklı olarak FARC dışarıdan hiçbir yardım almadı; Fidel Castro silahlı mücadeleyi desteklemeyi reddederek merkez sol yönetimlerle ve hatta zalim Uribe ile diplomatik ve ticari bağlar geliştirdi. 2001’den sonra Bush’un devraldığı Beyaz Saray FARC’ı ‘terörist örgütler’ listesine koydu ve Ekvator ile Venezüella üzerinde FARC’ın giriş çıkış yapmasını, destek almasını engellemek için sınır hareketlerinin engellemesi konusunda baskı yapmaya başladı. Kolombiya’daki ‘merkez-sol’ Uribe’nin FARC’a karşı savaşına ‘eleştirel destek’ verenler ile etkisiz bir muhalefet gösterenler olmak üzere tamamen ikiye bölünmüştü. ABD’nin korkunç finansal desteği ile yürütülen kontr-gerilla harekatına, ABD silahı taşıyan çeyrek milyon askere, kitle tabanını oluşturan milyonların sürülmesine ve 35 bin ölüm mangasını yöneten psikopat bir Başkana karşı bir gerilla hareketinin nasıl kendini koruduğunu hayal etmek bile zor. Marulanda ise soğukkanlı ve kararlı bir biçimde taktik geri çekilmeleri yönetti, silahları bırakma fikri bir kez dahi ne onun aklından ne de FARC sekretaryasının aklından geçmedi. FARC, Çin’e sınırı olan Vietnam’dan farklı olarak kendini destekleyen ülkelerle sınır paylaşmıyordu ya da Sovyetler Birliği’nden silah desteği almadı ya da Sandinistalar gibi Batılı dayanışma gruplarının uluslararası kitlesel desteğine sahip değildi. Köylülük önderliğindeki ulusal kurtuluş hareketlerini desteklemenin hiç de ‘moda’ olmadığı zamanlardayız; kitlesel halk orduları kuran ve yöneten köylü liderlerini tanımanın gösterişli, konuşkan ve iktidarsız Dünya Sosyal Forumları’nda -ki ‘dünya’ köylü milisleri dışlamakta, ‘sosyal’ ise sivil toplum örgütleri arasında e-mail trafiği anlamına gelmektedir- tabu olduğu zamanları yaşıyoruz.

ABD ve Kolombiya Başkanlarının çok büyük kayıplarla elde edilmiş zaferler elde etme niyetlerinin bu mübarek ortamında, Latin Amerika’nın gelmiş geçmiş en büyük köylü devrimcisininin politik dehası ve dürüstlüğü bir kez daha saygıyla eğiliyoruz. Marulanda ölümü orta sınıf liseli gençlerin t-shirtlerinde ya da posterlerinde boy göstermeyecek, ama o Kolombiya’nın milyonlarca köylüsünün zihinlerinde ve yüreklerinde sonsuza kadar yaşayacak. O hep on iki kez öldürülen ama her seferinde köylere, basit yaşamların arasına geri dönen ‘Kesin Vuruş’ olarak hatırlanacak. O hep, gerçekten onlardan olan tek lider olarak, Yankee ordusu ve paralı askerlerle yarım yüz yıl çarpışan ama asla yakalanmayan ve yenilmeyen tek lider olarak hatırlanacak. Marulanda, onların saraylarına, villalarına, askeri üslerine, hücrelerine ve burjuva editörlerinin ofislerine, hepsine meydan okudu. Marulanda, 60 yıl en doğal davası için yürüttüğü mücadelenin ardından çok sevgili köylü yoldaşlarının kollarında yaşama gözlerini yumdu.

‘Kesin Vuruş’ yaşıyor!
Tiro Fijo presente!








MAKALE/NOBEL ÖDÜLÜNÜN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

Cengiz Kılçer
Ekim 2006, Cuma


“Sonuçta Nobel Vakfı'nın parası, dinamiti bulan Alfred Nobel'in büyük payına sahip olduğu Bosfors silah fabrikasının kârından gelmektedir. Tarafsız ülke İsveç'in en eleştirilecek yanı, bu teknolojiyi durmadan geliştiren silah fabrikalarıdır." Demir Özlü Nobel ödüllerinin verilmesinde Fizik, Kimya ve Tıp alanlarındaki seçimlerin, sektörlere yatırım yapan dev tekellerce satın alındığı, Barış ödülünde siyasi amaç güdüldüğü ve edebiyatta yazarlık yeteneğindense uluslararası politik dengelerin gözetildiği biliniyor. Bilineni tekrar etmeye gerek yok.
Orhan Pamuk bu topraklardaki köklerini çok önceden koparmıştır
Yeni Hayat yayınlandığında (1994), o günlerde Pamuk hem Türkiye’de, hem de dünyada giderek daha da ünlü bir yazar olmaya başlamıştı. Çok kısa bir süre içinde naif, çekingen yazar görüntüsünden, ticari kaygıları yüksek, ilgi bekleyen insan konumuna geçti.
Andrew Mango, Pamuk’un kitabının İngiltere’nin seçkin bir entelektüel grup içinde tartışılmasını sağlar. Mango kitabı beğenir ama eleştirileri vardır. “Kendi toplumuna, Avrupalı ne görürse, neyi merak ederse o açıdan yaklaşıyor. Kitap sanki İngilizce düşünülmüş, Türkçe yazılmış” diyor Mango. Katılımcılar Yaşar Kemal’i daha sahici bulurken, bazıları da Nişantaşı’nda yaşayan Pamuk’un toplumunu tanımadan eleştirdiği kanaatine sahiptir.
“Yeni Hayat” ve sonrasında yayınlanan “Benim Adım Kırmızı” ve “Kar” büyük ticari başarı sağladıysa da, Pamuk’u “büyük yazar” olmadan önce keşfetmiş olanlar “Yeni Hayat” sonrası “ticari” Orhan Pamuk’u pek sevmediler. Aslında belki de bu kaçılmaz bir son, Orhan Pamuk, popüler kültürün bir parçası olunca, ister istemez eski romanlarını hayranlıkla okuyan “gerçek kitap kurtlarını” kaybetti... Karşılığında kazandığı maddi, manevi başarının büyüklüğü düşünüldüğünde önemsiz bir kayıp!
Orhan Pamuk Nobel adayı ciddi bir yazardır, Nişantaşı Cumhuriyeti’ndeki evinde tekdüze bir hayat sürmesine rağmen, her şeyiyle ifşa ettiği çocukluğu, söyleşilerinde ipuçlarını verdiği yaşamı, ilginç açıklamaları onu her seferinde medyanın odağına yerleştirdi. Yazı hayatına başlarken uzun süre kitlelere kavuşma özlemiyle, sekiz yıl aynı odadan çıkmadan ilk kitabının basılacağı günleri hasretle bekleyen genç Orhan’ın hedeflerinin içinde elbette Nobel de olacaktı. Yıllar sonra hayali gerçekleşti. O artık dünya podyumunda ve ışıklar gözünü kamaştırıyor.
Bu arada bir soru üzerine Orhan Pamuk, en çok etkilendiği yazarları şöyle sıralıyor: Marcel Proust, Sartre ve Borges. Sartre’ı beğenme nedeni bir hayli ilginçtir. “Sartre renkli kişiliği, inatçılığı, kavgacılığı ve orta sınıf inançlarına düşmanlığı ile beni etkilemiştir.” Nobel ödüllü Orhan Pamuk, Jean Paul Sartre’ı hiç tanımıyor ya da yalan söylüyor. Orhan Pamuk o çok özlediği Nobel ödülünü reddeden Jean Paul Sartre’ı da tanımamakla birlikte aydın olma haysiyetinden de habersizdir. Jean Paul Sartre, Nobel Edebiyat Ödülünü 1964 yılında kendisine verildiğinde tereddütsüz reddetti. Sömürünün yarattığı kan ve gözyaşıyla ıslanmış bir ödüle ihtiyacı yoktur onun. “Aydın” misyonuyla ortalıkta dolaşıp, böylesi ödüller almaya teşne olanlarla Sartre arasındaki uçurumun derinliği büyüktür. Orhan Pamuk şunu da bilmiyor; doğrudan ya da dolaylı biçimlerde zulmün yanında saf tutanlar aydın olamazlar.
Jean Paul Sartre’da aydın tavrı ve Nobel edebiyat ödülünü reddedişi
1964 yılında Les Mots (Sözcükler) adlı yapıtıyla değer görüldüğü Nobel edebiyat ödülünü reddetmesi, dünya görüşü ve karakterine ödünsüz bağlılığının bir göstergesidir.
1940’ta düşünce, eylem ve ilişkileri nedeniyle Naziler tarafından esir alındı ve bir Nazi toplama kampına götürüldü. Esaretten kurtuluşunun ardından faşizme karşı Fransız direniş hareketine katıldı.
Sartre için anti-faşist direnişle, sanatsal üretim birbirinin karşısında şeyler değildi. Zira her ikisi de aydın olmanın doğal ve zorunlu sonucudur. Faşizmin hâkim olduğu koşullarda silah ve kalem birbirlerinin tamamlayıcısıdır. Ki düşünce ve davranış bütünselliği aydın olmanın olmazsa olmazları arasındadır.
Diyalektik Aklın Eleştirisi'nde Jean Paul Sartre, varoluşçulukla Marx'ın diyalektik yöntemini sorgularken Marksizmin, “çağımızın aşılmaz bir felsefi ufku olduğu” saptamasını yapar. Jean Paul Sartre, bir aydın ya da entelektüel olarak yaşamı boyunca çok özel bir konumda durmuş, her zaman bu aydın konumu üzerinden tartışmalar yürütülmesine vesile olmuştur. Hem savunduğu hem de uyguladığı aydın tavrı, Jean Paul Sartre'ı entelektüeller arasında ayrıksı bir konumda tutar. Öyle ki, Jean Paul Sartre, hem tamamen özgürlükçü ve bağımsız bir konumda bulunup hem de sıkı bağlanımları gerektiren pek çok politik tavrı, tereddüde ya da tutarsızlığa düşmeksizin ve zamanının bütün sorunları konusunda neredeyse aktif bir tavır sergileyebilmiştir. Bu bakımdan aydın olmanın kült bir örneğine dönüşen Jean Paul Sartre, “çağının tanığı ve vicdanı”dır. Yine Jean Paul Sartre'ın anladığı ve savunduğu anlamda aydın, ister eylem alanında ister yazı masasında olsun, esasta aydını aydın yapan nitelik, yaşadığı zamanın dünyasına sırt çevirmeyen, bu dönemin gerçekliklerinden ve çelişkilerinden kaçınmayan, aksine tutumunu ve eylemini bu gerçeklikler ve çıkmazlardan hareketle oluşturup belirleyen tavrıdır. Jean Paul Sartre, bu noktada kuram ve eylem adamı niteliklerini birleştirmiş durumdadır.
Le Figaro gazetesinin 23 Ekim 1964 sayısına bir mektup yazarak ödülü reddetmesinin yol açtığı skandal için özür dilemiş; ödüllerin kime gideceğini belirleyen “Swedish Academy”nin karar verdikten sonra değişiklik yapmadığını bilmediğini, mektuplar yazarak ödülün kendisine verilmesini engellemeye çalıştığını belirtmiştir. Mektubunda amacının asla Akademi'yi ya da ödülü küçümsemek olmadığını, kendi kişisel ve nesnel görüşleri sebebiyle ödülü kabul etmeyeceğini belirtmiş; kişisel sebeplerine gelince, Jean Paul Sartre, bir yazarın görevi ne olmalıdır anlayışı doğrultusuna göre resmi ödülleri her zaman reddettiğini, bu yüzden Nobel'i reddedeceğinin de önceden tahmin edilmesi gerektiğini açıklamıştır. Aynı nedenlerden dolayı Legion of Honour’u ve College de France’da görev almayı da reddettiğini, hatta kendisine önerilse Lenin Prise’ı bile reddedeceğini bir kere daha belirtmiştir.
Jean Paul Sartre'a göre bir yazarın böyle bir ödülü kabul etmesi onun kişisel hedeflerini ödül veren bir kuruma göre yönlendirmesi anlamına geliyormuş, her şeyden önce, bir yazarın kendisinin bir “kurum” a dönüştürülmesine izin vermemesi gerektiğine inanıyormuş. Jean Paul Sartre, nesnel nedenleri arasında, doğu ve batı arasındaki kültürel alışverişin insanlar ve kültürler arasında, herhangi bir kurumun aracılığı olmadan yapılması gerektiği tezini öncelikli neden olarak göstermiş. Ayrıca, Jean Paul Sartre'a göre, geçmişteki ödüllerin dağıtımı da her ideoloji ve ulustan yazarları eşit bir şekilde temsil etmemekteymiş. Ödülü kabul etmesinin haksız yorumlara yol açabileceğini düşünüyormuş. Jean Paul Sartre resmi açıklamasını İsveç halkından özür dileyerek bitirmiş.